16/9/2007 - Suskunluğum istanbul!

Ütopyamın yolu,sergüzeştimin imkansızlığıyla kesişiyor ve yine anlamsız bir hengâm düşüyor satırlarıma pesimist ruhumun kalem ucu dinginliğinde...
İmgemi çaldırdığım İstanbul;satırlarıma bir ibrişimle düğümlüyorum seni...Zulamda sakladığım siluetim suskun bir pesimist şimdilerde...Ruhum çekiliyor senin suretine bürünmüş heyula eşliğinde...Ve ümmi ruhum gözlerinden öğreniyor okumayı ve satırlarına ilk seni işliyor bozuk,saçma,sıradan tümceleriyle....Kızma bana ne olur İstanbul,satırlarımda ezalandırırsam seni...Hayattan yorulmuş,bedbin ruhumu bir de sen kanatma ağıt yüklü zılgıtlarınla...Yüzyıllardır süren inziva hayatım gözlerini açıyor bu satırlarda yavaş yavaş...İntihardan intizara terk ruhumun realiteden uzak satırlarındaki tek gerçeksin İstanbul...
Gözünü sevdiğim İstanbul;bana özgü örselenmiş kimliğimi sencil iklimlerin bahar umuduyla yeşertme ne olur...Bilirsin beni;aşkların ayrılıklara boyandığı,vuslatların yağmurlarla yıkandığı ve şakağına el yordamıyla bir kurşunluk acıların dayandığı bir kasım gecesinin rahminden düştüm hayata...Üşümüş güzlerin saçları yangın kokan küçük kızıyım ben...Yağmurlarla sızdım hayatın çıkmazlarına ve zamansız baharları astım dönülmez güzlerin bilinmeyen yaralarına...Güz dedim hayatın adına ve "sus!" dedim güzlerin küçük kızına...Şimdi bana baharımı müjdeliyorsun fütursuzca?Görmüyor musun gözlerime güz yağmurları değmiş oysa...
Seyyah ruhum asi adımlarını yine vurdu yola...Yolculuğum yine sana Üsküdar...Ahımı efgânımı kanatmaya geliyorum sana...Tükettiğim 16 yılın tuale düşürdüğü acınılası tabloyu yakmaya geliyorum sularında...Sussun şimdi martılar...Sussun şimdi dalgalar...Yıllar sonra konuşacaklarım var...Konuşmak acıtsa da beni,kanatsa da kelimelerim benliğimi,lâl olmuş dilimin ardında asırlardır susmuş yaralarım kanar...
Eyy yedi tepe üstünden gülümseyen hüzün...İki damla yalnızlığını,iki iç çekimlik kimsesizliğime yoldaş edemediysem de nakıs cümlelerimde;sen kendine biçtiğin yalnızlığınla nede yakışıyorsun hüznüme...Susturulmuş bir hüznün gözbebeklerine nede yakışıyor adından yapılma iki damla yaş...
Eyy iki yakası bir araya gelmeyen kentim...Üstü başı dağınık,yüreği üşümüş,ceplerinde dünden kalma yalnızlığı,kalbinde ince bir sızı,suskun bir zavallı,yenik ama zafer sarhoşu,terkedilmiş ama yitmemiş ve onsuzluğunu can yoldaşı bilmiş...Yani sen...Eyy İstanbul...Ne çok benziyorsun bana!
Eyy vurgun yemiş kalbimin sayısız seyyah adımlarını tükettiği yollar...Eyy yalnızlığımın fiyakası,üşümekten haz duyduğum diyar,dalgalarıyla yalnızlığımın kıyılarını yıkayan boğaz ve her sokağı aşk kokan Üsküdar...Üşümüş yüreğim,pas tutmuş ümitlerim,küf kokulu yalnızlığımla dalgalarından aşkı yudumlamaya geliyorum...Attığım her adım ölüme vuslat kala şakağıma dayanmış bir yalnızlığın tetiğine asılıyor yavaş yavaş...Bir namlunun ucuna asılı kalmış son yalnızlığın son tetikçisi sen ol...Şimdi sen öldür beni Üsküdar...Ölüme muhtaç küçük bir yüreğin derinliklerinden gelen sessiz bir yakarıştır bu....Şimdi sen sustur beni ve bitmek bilmeyen cümlelerimin tamda ortasına koy son noktayı fütursuzca..."sus!" düşür satırlarıma...Susmayı beceremeyen bir kalemin satırlarında kanayan bir ricadır bu sayfalarca...Şimdi bir kurşun acısıyla düş satırlarıma ve düşür beni arka sokaklarının ölüm kokulu yalnızlığına...Ahh be Üsküdar! Kıyılarına vuran dalgaların huzurlu çığlıklarıyla ölmeye ne çok ihtiyacım var...
Eyy Çamlıca'da her köşesine yalnızlık kokusu sinmiş dört duvara mahpus benliğimin ve kelimelere tutsak edilmiş ruhumun vazgeçilmezi...Kız kulesi...Yalnızlığın simgesi...En kanayan yanlarına "sus!" bastığım yaralarımın,yüzyıllar sonra satırlara düşürdüğü acılara adını katıp yalnızlığını senden çalması ve senin yalnızlığında kendisini tanımlaması seni acıtırsa aff ola...Bilirim yalnızlığını satırlarıma yoldaş etmek haksızlıktır sana...Bilirim susturulmuş çığlıklarını dillendirmek düşmez bana...Bilirim payına düşmüş bütün "sus!"ları gözlerinin ardına gizlediğin gözyaşlarından tutup satırlarıma ünlem yapmak acı verir sana...Bu yüzden;satırlarına,adın için,unutulmuş ve yaralı bir yüreğin derinliklerinden gelen bir selamı düşürmeyi ve ardından susmayı vefa bilir bu can...Yalnızlığına ve suskunluğuna duyduğum hayranlığı dile getiremem satırlarımda...Sadece yüreğimin en derinliklerinden selam olsun sana...
Ve sen...Asırlardır kanayan yüreğim...Lâl olmuş dilim...Ve örselenmiş kimliğim...Suskunluğunu İstanbul diye adlandırıp,kent aşığı bir yazar edasıyla,kent adına yazılmış bir yazının tamda ortasına düşürmek yakıştı mı sana?"bir yazar aşk yazmışsa sayfalarına" ve ardından "susacak var" demişse hayata ve "unutmak için" yazmışsa sayfalarca ve binlerce "sus!" düşürmüşse satırlarına;onun satırlarından bir "sus!" payı çıkartmalıydın acılarına..."Ve hiçbir şey yazmadım ardından,ve hiçbir şey yazılmadı ardımdan" diyebilmeliydin oysa...Ağız dolusu susmak varken,suskunluğunu yitirmiş bir zavallı suretine bürünmek ve satırlarına İstanbul’ca acı damlatmak yakışmadı sana...Kelimelerin avcısına yazıyorsun unuttun mu?Sen acılarını İstanbul'un arka sokaklarına atsan da satırlarında bütün çocukluğunla,şairler kelimelerin ardına gizlenen anlamları hep sobelerler sakın unutma...
Sobelenmiş bir çocuğun,enselenmiş yalnızlığından arta kalan küçük bir eyvallah düşüyor satırlarıma son olarak...Eyvallah kaptan eyvallah! Acısan da,acıtsan da,unutsan da,unutulamasan da ve sussan da tüm "neden?"leri cevapsız bırakıp...Eyvallah!
Fatıma Arslaner
|